Emine Akyüz

DENİZ

Babası ölünce İsmet liseyi ikinci sınıftan terk etmek zorunda kalmıştı. Kendi halinde bir ev kadını olan annesi de çocuklarını okutabilmek için evlere temizliğe gitmeye başlamıştı. İsmet de annesine destek olmak, birkaç kuruş kazanabilmek için hamallıktan inşaatlarda ameleliğe kadar bulduğu birçok işte çalışıyordu. Zar zor da olsa anne ve kardeşleriyle bir yıl kadar bu şekilde yaşamayı sürdürdü İsmet. Bir yıl sonra ise, zaten zayıf ve kırılgan olan anne omuzlarına binen maddi -manevi yükü kaldıramayarak hastalandı ve sonra da öldü. İsmet, ağabeyi, iki kız kardeşi hepsi okullarını bırakıp sağa sola savruldular. Ağabey küçük bir inşaat şirketinde, kız kardeşleri ise bir tekstil fabrikasında iş bulmuşlardı.

İsmet'in durumu kardeşlerine göre en iyi olandı. Eski bir tanıdıklarının da yardımıyla büyük bir şirkette temizlikçi olarak işe başlamıştı. İşe başlayalı dokuz yıl olmuştu. Devamlı bir işinin olması, maaşını zamanında alması, sigortasının ödenmesi onu mutlu ediyor, haline şükrediyordu. Çalışkan ve zeki bir gençti. Bunu fark eden üstleri, İsmet işe başladıktan bir iki yıl sonra ona, getir götür işlerini verdiler. Birkaç yıldır artık temizlik işi yapmıyor, bankalara, başka firmalara, postaneye vs. gün boyu evrak getirip götürüyordu. Şirketinden de patronlarından da çok hoşnuttu. Genç yaşta evlenmeye ve bebek yapmaya da bu nedenle cesaret edebilmişti zaten. İsmet'in öğrenmeye karşı merakı, ve rakamlarla arasının iyi olması muhasebe şefinin gözünden kaçmamıştı. Onu takdir ediyor ve boş zamanlarında ona muhasebe ile ilgili birçok şey öğretiyordu. Böylece bir zaman sonra İsmet şefin işlerine de yardım edecek duruma gelmişti. Bir öğleden sonrası şef İsmet'e, biraz sonra yapılacak toplantıda müdürleriyle konuşup onun terfi ettirilmesi için öneride bulunacağını, zaten bir elemana ihtiyacı olduğunu söyleyince, İsmet o an sevincinden zıplamamak için kendini zor tuttu. Şef, yeni kararı yarın sabah öğrenirsin, hadi hayırlısı dedi.

*****

Akşam evine gider gitmez bu sevincini karısıyla paylaşmak istedi. Cebinde kalan birkaç lirayla karısına renkli taşları olan bir saç tokası, henüz ayaklarının üzerinde durmaya yeni yeni başlayan bebeği için de minik bir çift altı kaymaz kırmızı patik almıştı. Zaten aybaşına bir gün kaldığı için cebindeki son kuruşu da zevkle harcamıştı. O, çok özlediği bebeğini öpüp koklarken, karısı da saçlarına tutuşturduğu pırıltılı tokasıyla nasıl göründüğünü anlamak için, mutfak penceresinin camına yansıyan kendisine göz atarken, bir yandan da ocakta akşam yemeğini ısıtıyordu.

İsmet karısına, terfi edince ellerine biraz daha fazla para geçeceği için, ev sahibinin gelecek ay yapacağı zammı karşılayabileceklerini söyledi. Soğuklar başladığından İsmet'in karısı endişelenmeye başlamıştı. Ama kocasının maaşı artarsa sıcak bir kış geçirebileceklerdi. Uyuyan bebeklerini yatağına yatıran karı koca, bir müddet konuşmaksızın dışarıda giderek şiddetlenen fırtınanın sesini dinlediler. Sonrasında ikisi de huzurlu bir şekilde uykuya daldı.

İsmet sabah uyanınca erkenden kalkan karısının bebeklerine mamasını verdiğini gördü. Bebeğin mama yerken gözlerini annesinin gözlerinden bir saniye bile ayırmamasını hayretle izledi. Annesi ona gülümsüyor, sevgi ve şefkatle minik kaşığı, bebeğinin minik ağzına götürüyordu. Bebek bazen kendisine uzatılan kaşığı tutan eli yakalamak istiyor, sevimli cıvıltılı sesler çıkarıyordu. Bu gözle görülür sevgi alışverişi İsmet'i duygulandırmıştı. Onların bu durumunu bozmamaya dikkat ederek usulca her ikisinin de başlarına birer öpücük kondurdu ve evden çıktı. Kentin tepesindeki gecekondularından aşağıya, ana caddeye inerken İsmet her zaman uzaktan denizi seyreder içini bir ferahlık kaplardı. Denizi her haliyle severdi. İster durgun olsun, ister dalgalı, ister sisli. O sabah yine iyi hissederek yoluna devam etti.

Sabah şirkete erkenden giden mutlu İsmet her zaman yaptığı gibi çay ocağına gitti ve çaycı Osman ile karşılıklı birer çay içtiler. Sonra yukarı kata çıktı. Koridorun başındaki odada, İsmet, kendisi gibi getir götür işi yapan bir arkadaşı ve iki şirket şoförü her sabah olduğu gibi kendilerine verilecek günlük işleri beklemeye başladılar. Biraz sonra elinde evraklarla bölüm şefi çıkageldi ve İsmet'in arkadaşına dağıtılacak evrak dosyasını verdi. İsmet ile şoförlerden birine ise, "sizi müdür yardımcısı bekliyor, önce seni İsmet kardeşim" dedi. İsmet sevincini belli etmemek için kendini zor tuttu. Terfi haberini almak için hem çok sabırsız hem de çok heyecanlıydı. Müdürün çok iyi bir insan olduğunu herkesten duyardı İsmet ama onu bizzat odasına çağırarak haberi kendisinin vereceğini hiç ummuyordu doğrusu. Onların şirketinde bu durumlarda hep bağlı olduğu bölüm şefinden bilgilendirilirlerdi. Oysa İsmet'in şefi sessizdi. Başka bir şey söylememişti.

***

Koşarcasına gittiği müdürün kapısını tıkladı. Müdürün giriniz diyen sesini duyar duymaz odaya girdi, saygıyla müdürü selamladı. Müdür oturmasını söyledi. Bu odaya temizlik yaptığı zamanların dışında ilk kez giriyordu ve üstelik müdür onu masasının önündeki koltuğa, karşısına oturmasını söylemişti. Çalışkanlığının takdir edilecek olmasından dolayı hissettiklerini kendisi bile tam olarak anlamış değildi. Adeta sevincinden uçuyordu da kimse onun uçtuğunu göremiyordu sanki. Yanakları yanıyordu. Kesin al al olmuşlardı.

Müdür, şirketlerinin ne kadar büyük ve çalışanlarını koruyan kollayan bir kuruluş olduğuna dair bir şeyler söylemeye başladı. Bir ara İsmet müdürle göz göze geldi. Adam sıkıntılı görünüyordu. Bu İsmet'i bir an tedirgin etti. Onun terfi durumunu sanki onaylamıyor da, muhasebe şefini ısrarıyla zoraki kabullenmiş gibiydi. Ya da, "ben öyle zannediyorum" diye düşündü İsmet. Sonra müdür, "büyüklüğümüze rağmen yine de yaşanan ekonomik krizden etkilendik tabi", dedi. Sonra devam etti, "bu nedenle personel sayısında azaltmaya gitme kararı aldık ve maalesef sizin de işinize son vermek zorunda kaldık" dedi.

İsmet önce yanlış işittiğini sandı. Anlamamış gözlerle müdüre baktı. Müdür onun perişan görüntüsünden ürkmüş gibi görünüyordu. Biraz yatıştıracağını düşünerek ona, tazminatının hemen ödeneceğini söyledi. İsmet'in o an düşünebildiği tek şey işini kaybetmesinin korkunçluğuydu. Bir daha hem de bu kriz zamanında nerede böyle bir iş bulabilirdi ki. Tüm bedenini önce bir ateş bastı, sonra birden şiddetli, görünür şekilde titremeye başladı. Müdür hemen sekreterinden bir bardak su getirmesini istedi. İsmet suyu içtikten sonra kendini toparlamaya başlar gibi olduysa da ne zamanın, ne olduğu yerin tam farkında değilmiş gibi belli belirsiz teşekkür ederim diye mırıldanarak kalktı ve sendeleyerek odadan çıktı.

***

Eve geldiğinde karısı kapının önünde ev sahibesini neşeli bir şekilde uğurlamak üzereydi. Ev sahibesi yaşlı dul bir kadındı. Kendisi kırık dökük bir evde oturuyor ve İsmet ile karısına kiraladığı iki göz evden aldığı küçücük kirayla geçiniyordu. İsmetin karısı ev sahibesini geçirdikten hemen sonra kocasının arkasından eve girdi. İsmet'in neşesiz, asılmış suratına, dalıp gitmiş haline bakıp da, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamamak imkansızdı. İsmet'in kendi çaresiz ve perişan durumundan, karısının korkulu yüzünü görecek hali yoktu ve ona işten çıkarıldığını aniden söyleyince karısı öylece donup kaldı. O sırada bebeğin ağlama sesi duyuldu. İsmet karısına baktı, o zaman karısının hiç tepkisiz taş gibi kalakaldığını gördü. Yatak odasına gidip yavaşça ağlayan bebeği kucağına aldı. Ona gülümseyerek baktı. Karısı ise hiç hareketsiz divanın kenarına ilişmiş sessiz, gözlerini bir noktaya dikmiş öylece duruyordu. İsmet karısının omzuna elini koydu, ona bir nebze moral olur diye alacağı tazminatı söyledi. Bu haber İsmet'i teselli etmediği gibi karısını da edemedi. İkisi de sanki kapkaranlık derin bir kuyuya düşmüşler ve oradan hiç çıkamayacakları duygusuna kapılmışlardı.

Ertesi gün İsmet erkenden kalktı ve karısının ısrarına rağmen bir çay bile içmeden, hiç zaman kaybetmeden iş aramak için sokağa çıkarak yola koyuldu. İlk aklına gelen inşaatta çalışan ağabeyini aramak, durumunu ona anlatmak oldu. Ağabeyi ona, sahile yakın bir kahvehanede sabahları onun gibi işsizlerin toplandığını, oradan müteahhit veya adamları olan ustabaşıları tarafından geçici işçi olarak işe alındıklarını öğrendi. Daha sonraki sabah, İsmet erkenden tarif edilen kahvehaneye gitti ve orada beklemeye başladı. Hava çok soğumuştu. Koyu gri gökyüzü her an boşalacakmış gibiydi. Kış erken gelirse inşaatlarda iş bulmak daha zor olacaktı. İsmet başka şirketlere de başvurmayı düşünüyordu. Ama eski işi gibi bir iş bulması uzun sürebilirdi. Hiç vakit kaybetmeden bir iş bulsun da, sonra daha iyisini arar bulurdu nasıl olsa. Kahvede kendisi gibi olan hatta başka kentlerden gelen, kalacak yerleri bile olmayan iş bulmayı ümit eden birçok genç, orta yaşlı erkekler bekleşiyordu. İsmet üşüyen ellerini ovuşturdu ve o gün hemen iş bulmayı diledi içinden.

Biraz sonra küçük bir kamyonet kahvehanenin önünde durdu ve içinden uzun paltolu, şişmanca sevecen, babacan görünümlü bir adam ile şoförü olduğu anlaşılan biri indi. Adam daha içeri girmeden, içeridekilerin hepsi ayağa kalktılar. Onu tanıdıkları belliydi. Adam oturunca kahvedeki çırak masasına hemen dumanları tüten sıcak bir bardak çayı bıraktı. Adam çayını yudumlarken iş bekleyenlerden birkaçını işaret ederek kamyonete binmelerini söyledi, çayını bitirdikten sonra o da kalktı, tam kapıdan çıkarken İsmet'e döndü ve "sen yenisin galiba" dedi. İsmet ayağa kalktı ve evet dedi. Adam "sen de gel bizimle dedi". Şişman adam şoförün yanına, satın aldığı işçiler de kamyonetin arkasına bindiler, yola koyuldular.

İsmet bilmediği bir yere gitmek, bilmediği bir işi yapmak üzere yola çıkmıştı. Çok üşüyordu. Hatta titriyordu. Yine de bir iş bulmuştu işte. Ama sevinemiyordu doğrusu. Çünkü bu iş sadece bir günlük mü olacak, yoksa birkaç gün sürecek miydi, bunu bilmiyordu. İş var mı yok mu korkusunu her gün yaşayacaktı anlaşılan.

Kentin neredeyse en yüksek tepelerinden birine doğru tırmanmaya başladılar. İnşaat neredeyse tepenin en üst noktasındaydı. Kamyonetten iner inmez bir ustabaşı olduğu anlaşılan adam onlara doğru geldi ve daha önce inşaat işinde çalışanları inşaatları henüz devam eden binaların içine yolladı. İsmet'e de içeriye malzeme taşıma işini verdi. İnşaat halindeki iki yüksekçe binanın hemen dibinde gerekli malzemelerin bulunduğu barakamsı bir yapı vardı. Ustabaşı İsmet'in eline bir kağıt parçası verdi ve orada yazılı olan alet edevat, tuğla, seramik gibi bazı malzemeleri el arabasına dikkatlice yerleştirerek onları, eğreti kalas köprüler vasıtasıyla katlara taşımasını söyledi. İsmet hemen işe başladı. Sabahın erken saatinde rüzgar şiddetini artırmış, kar serpiştirmeye başlamıştı bile. İsmet'in elleri soğuktan buz tutmuş hiç bir şey hissetmiyordu. İnşaatın duvarları daha örülmemişti. İşçilerin içeride bir teneke kutu içerisinde ateş yakmalarına izin veriliyordu. İçeriden biri İsmet'e seslendi ve ellerini arada sırada ısıtmak için içeriye girmesini söyledi. Ellerini ısıtırken, aralarında konuşan işçilerden, bir hafta önce yaşlıca bir duvar ustasının başının döndüğünü ve inşaattan düşerek öldüğünü duyan İsmet, yaşlı adamın ölümünden, işçilerin sıradan bir olaymışçasına bahsetmelerine çok şaşırdı.

Akşam hava kararırken ustabaşı işçilere günlüklerini verdi, tekrar kamyonete bindiler ve şoför onları aldığı yere, ertesi sabah tekrar almaya geleceğini söyleyerek bıraktı.

***

İsmet eve gittiğinde karısı ona baktı. Kocasını ilk kez böyle görüyordu. Yorgun, üşümüş ve titreyen bir adam vardı karşısında.

İsmet sabah erkenden yine aynı kahveye gitti ve beklemeye başladı. Yağmur durmaksızın yağıyordu. Bir gün önce birlikte çalışmaya gittiği işçiler kahvede yoktu. Çaycı kentin yükseklerine kar yağıyor belki dedi. Belki de işçilerin çoğu o nedenle gelmemişlerdi. İsmet beklerken sıcak bir çay içti. Sonra bir tane daha içti. Neredeyse iki saattir oradaydı ve halen gelen giden yoktu. Çırak biraz sonra ona boşuna beklememesini söyledi.

İsmet eve döndüğünde karısını ağlarken buldu. Ona biraz sonra ofis işi aramaya çıkacağını söyledi. Karısının onun durumuna ağladığını düşünüyordu. Oysa, karısı bebeklerinin ateşinin yükseldiğini ve sirkeli pamuklarla ona masaj yaptığı halde ateşinin bir türlü düşmediğini onun için ağladığını söyledi. Hemen bebeğinin başucuna giden İsmet, onun ateşler içinde yandığını ve kıpkırmızı olan yüzünü gördü.

Karı koca, bebeklerini sarıp sarmalayıp kucakladıkları gibi, rüzgarda yüzlerine iğne gibi vuran yağmura aldırış etmeden evlerine yarım saat uzaklıktaki bir sağlık kuruluşuna gittiler. Doktor bebeğin hastaneye götürülmesi gerektiğini söyledi. İsmet işsiz kalma korkusuyla önce iş bulma telaşına kapılmış, tazminatını alma işini sonraya bırakmıştı.

O anda elinde sadece inşaat işinden aldığı günlük, yani birkaç kuruş vardı. Yoldan zar zor çevirdikleri bir taksiye bindiler. Havanın yağışlı olması nedeniyle trafik alt üst olmuştu. Yolda epey zaman kaybettikten sonra hastaneye ulaşabildiler. Doktor bebeği muayene ettikten sonra ateşini düşürecek bir iğne yaptı, ilaçlarını yazdı ve bebeğe çok iyi bakmaları gerektiğini söyledi. Eve dönerken ilaçları, biraz da ekmek, süt, peynir ve yumurta aldılar, başka bir şey alacak paraları kalmadı.

***

İsmet ertesi gün ilk iş olarak şirkete gitti ve tazminatını aldı. Aynı gün kirasını ve bakkala olan borcunu ödedi. Sonra ucuz odun ve kömür satan bir depoya gitti. Aldığı bir çuval kömürü ve odunu sırtlayarak evinin yolunu tuttu. Bir saat sonra evine gittiğinde evin soğuk havasını ısıtmak için hemen sobaya kömür attı, cılızlaşan ateşi biraz harladı. Karısı tarhana çorbası yapmıştı. Sıcacık çorba İsmet'e iyi geldi. Bebek kesik kesik öksürüyordu ama ateşi epey düşmüştü.

Ertesi sabah kentin iş merkezine giden İsmet gün boyu önüne çıkan her şirket binasına girip çıkıp iş aradı. Yorgunluktan dizlerinde derman kalmamıştı. Ne iş vardı ne de bir ümit. İsmet günlerce, haftalarca bıkıp usanmadan her gün iş arıyordu. Gazetelerdeki ilanlardan kendisine uygun olanların neredeyse hepsine müracaat ediyordu. İlanını akşam okuyup sabah müracaat ettiği yerlerden, aranan elemanın işe alındığını söylüyorlardı. Birçok şirket zor durumdaydı ve eleman filan aradıkları yoktu. Sadece etrafa krizde de, "yıkılmadık ayaktayız" mesajını vermek için son çırpınışlarını yapıyorlar, küçük ilanlarla sadece var olduklarını ilan etmek istiyorlardı sanki. Oysa her gün onlarca şirket arka arkaya kapanıp duruyordu. Gazeteler bu konudaki haberlerle doluydu.

Yine yoğun ve ümitsiz iş aramalarla geçen bir günün akşamında İsmet son kez bir yere daha müracaat etmeye karar verdi. Önünde bulunduğu şirket binası eski çalıştığı şirketinin binasına benziyordu. İçi sızlayarak kapıdaki görevliye yöneldi, isteğini söyleyince, görevli onu yetkili sekretere yönlendirdi. Giriş katındaki salona açılan koridorlardan birine saptı ve orada kendisi gibi iş başvurusunda bulunan insanların bulunduğu bir odaya girdi. Sekreterden aldığı formu doldurmak üzere köşedeki bir koltuğa oturdu. Formu doldurmak için cebinden kalemini çıkardığı sırada karşı taraftaki banklardan birinde oturan ve ona şirketteyken çok yardımı dokunan muhasebe şefini gördü. İsmet şaşırdı, şefi başı önünde bir şeyler yazıp duruyordu. Onun bu odada ne işi var diye düşündü, kalktı ve onun yanına gitti. Şefi onu görünce yerinden kalktı, kucaklaşıp öpüştüler. Yan yana oturup konuşmaya başladılar. İsmet'ten kısa bir zaman sonra şefi de işten çıkarılmıştı. Dahası şirket çalışanlarının yarısı işten çıkarılmışlardı. Patronlarından biri üzüntüden felç geçirmiş, diğeri ise yaşadıkları maddi krize dayanamayan karısı tarafından terk edilmişti.

İşlerin tıkırında gittiği koskoca şirketin dahi içine düştüğü durum, İsmet'in iş bulma ümidinin tamamen kaybolmasına neden olmuştu.

***

Akşam eve gittiğinde karısının karanlık yüzü onu daha da sarstı. Bebeğin ateşi ara ara yine yükselmeye başlamıştı. Belki tekrar bir doktora gitseler iyi olacaktı. Ev çok soğuktu. Erzak dolapları boşalmıştı. Yan komşuları, yazın küçük bahçesinden toplayıp kavanoza bastırdığı domateslerden bir çorbalık kadarını bir kaseye koyup karısına getirmişti. Karısı da domatesli un çorbası yapmıştı. Hem kendileri hem de bebek bu çorbayı içtiler.

İsmet artık hiçbir şey düşünemez, hiçbir şey yapamaz durumda, sönmek üzere olan sobanın kenarına oturdu. Önceki gün iş aramaktan dönerken ağabeyine uğramış, ondan, kardeşlerinin de üç aşağı beş yukarı kendisi gibi sıkıntılar içerisinde kıvrandıklarını öğrenmişti. İsmet bir an kendini boğulur gibi hissetti. Nefes almakta zorluk çekiyordu. Dışarı çıkıp dolaşmak istiyordu. Karısının itirazına aldırmadı, onu yanaklarından öptü ve dışarı çıktı.

Soğuğa aldırmadan uzun uzun yürüdü. Yağan yağmur bazen birden kara çeviriyor, bazen duruyordu. Deniz kıyısına indi, sisler içinde geçen şileplere, ışıkları bir görünüp bir kaybolan küçük motorlara, yolcu gemilerine uzun uzun baktı. Deniz ona her zaman her şeyi nasıl da unutturuyordu. Sadece bir an karısının yüzü, bebeğinin gülüşü gözlerinin önüne geldi o kadar. Hiç bir şey hissetmiyordu, hiç üşümüyordu, hatta bir sıcaklık bile hissetmişti. Başı hafifçe dönüyordu, tüm sıkıntılarından kurtulmuşçasına boşlukta bir tüy gibi uçuyormuş gibi hissediyordu. Hava iyice kararmıştı. İsmet'in karısı, kocası çok gecikince endişelenmeye başladı. Bebeğini yanına aldı ona sarıldı ve uyuyakaldı. Sabah gözlerini açtığında, melekler gibi uyumakta olan bebeğine baktı. Eliyle hafifçe bebeğinin yanağını okşadı. Bebeğin yanakları buz gibiydi. Sonra, onun minik ellerini tuttu. Elleri de soğumuştu. Hareketsiz öylece sanki uyuyor gibi yatıyordu.

Sabahın buz gibi soğuk o ilk saatlerinde, tüm mahalle, İsmet'in karısının içleri paralayan çığlığıyla güne uyandı. İsmet'in karısı evinin kapısında, kucağında bebeğinin cansız bedeni, aklını yitirmişçesine, olduğu yerde dönüp duruyordu. Mahalleli pijama ve gecelikle buz gibi havada içleri yanarak ona koştular.

Aradan bir hafta geçti. İsmet bir haftadır ortalıkta yoktu. Bebeğini kaybetmenin acısından başını kaldıracak, bebeğinden başka bir şey düşünemeyen anne adeta artık orada değildi. Bebeğini toprağa verip eve geldiklerinde komşular karakola gidip İsmet'in kaybolduğunu bildirdiklerini duyunca, sahi o nerede dedi. Yakınları ve komşuları onu teselli edemez durumda ama yine de hep oracıkta yanında ne yapacaklarını bilmeden dönüp duruyorlardı.

Bir hafta sonra bir akşamüstü, İsmet'in karısı kardeşleri ve yakın akrabalarından birkaçı, hepsi evde otururlarken kapı çalındı. İsmet'in kardeşleri İsmet'in gelmiş olduğunu umarak kapıya koştular. Gelen iki polis memuruydu. Denizden çıkardıkları bir cesedi teşhis etmeleri için yakınlarından birilerinin kendileriyle gelmesini istiyorlardı. Bunu içeriden duyan İsmet'in karısı koşarak kapıya geldi, bir an polis memurlarının yüzüne baktı. Sonra odadakilere dönerek "İsmet gelmeyecekmiş, hadi biz yemeğe oturalım" dedi. İsmet'in kız kardeşlerinden biri kapının önünde yere yığıldı.

Gecenin sessiz karanlığında bembeyaz kar taneleri, bir yerlerde üşüyen bebeklerden habersiz, ağlayan annelere aldırmaksızın, hiçbir şey olmamış gibi havada dans ederek uçuşup duruyorlardı.

S O N

Copyright © 2016 Emine Akyüz. All rights reserved.

Comments

Please enter the code
* Required fields
Please be aware that the contents of this form are not encrypted
There are no entries yet.
Print | Sitemap
© Art Gallery - IONOS MyWebsite