Emine Akyüz  

  
BİR SABAH VAKTİ KUAFÖRDE    

 
Elif sabah uyanır uyanmaz yataktan hemen kalkmak ve biran önce güne başlamak istedi.  Çoğu zaman sabahları yataktan isteksiz kalkmasına rağmen, o sabah kendini canlı ve iyi hissediyordu. İlkbaharın son günleriydi. Odanın penceresini açtı, serin hava yüzüne vurunca “daha ceketsiz çıkılmaz”  diye düşündü. Neyse ki, güneş her taraftaydı; odanın içerisinde, karşıdaki evlerin penceresinde, ağaçların tepesinde parlıyordu. Martılar karşı apartmanın çatısına birer ikişer konup kiremitlerin arasında kendilerine yiyecek bir şeyler arıyor,  sonra uçup gidiyorlardı. Bazen sessiz sedasız,  bazen de çığlık çığlığa,  binanın üzerinde daireler çizerek uçuşup duruyorlardı.  Sabahları yattığı yerden çatının üzerindeki martıları izlemek Elif’in hoşuna gidiyordu. Kuşların daha sonra nerelere gittiklerini,  akşamları nerelerde tünediklerini düşünüyordu.  


Elif yataktan kalkınca her sabah yaptığı gibi önce kapıdan gazetesini aldı, sonra yatağına döndü. Gazete başlıklarına şöyle bir göz atıp iyi bir haber aradı. Bulamayınca gazeteyi bir kenara bırakıp kalktı ve radyosunu açtı. Banyoda elini yüzünü yıkarken kulağı radyodaydı. Sunucu,  can sıkıcı bazı haberleri espriyle karışık vererek belli ki, sabah sabah insanların içini karartmamaya çalışıyordu. Elif haftanın sadece üç günü çalışıyordu ve o gün boş günüydü.  Kendisini iyi hissetmişken, uzun zamandır üşenip bir türlü gidemediği kuaföre gidip, saçlarını biraz kısalttırmaya karar verdi. “Kuaförde tembel tembel oturup sıramı beklerken sehpaların üzerine atıştırılmış bol fotoğraflı magazin dergilerini karıştırır,  yabancısı olduğum dünyalardan biraz haberdar olurum” diye düşündü.  Evden çıkmadan önce de, çoktan beri görmediği bir arkadaşına telefon edip  akşam üzeri sahilde bir kafede buluşmayı teklif etti. Gününü güzel planladığına karar verdi ve evden çıktı.  

 

 ***

 

Caddede sağına soluna bakınarak telaşsız, acelesiz keyifli bir şekilde yürürken mahallesinde birçok yeni kuaför dükkanı açılmış olduğunu gördü.  Sürekli gittiği bir kuaförü yoktu. Evinden altı yedi blok ötede bahçesinde rengarenk çiçekleri olan bir kuaför dükkanının önünde durdu. Dükkanın bahçesinde bir bankta, kuaför çırağı olduklarını tahmin ettiği, dirseklerini dizlerine dayamış, başlarını ellerinin arasına almış oturan ve yoldan gelip geçenleri dalgın dalgın seyreden üç genç delikanlıyı fark etti. Elif  o dükkana gitmeye karar verdi.  


Bahçedeki rengarenk çiçekler mi,  yoksa etrafı dalgın dalgın seyreden gençlerin duruşundaki hüzünlü hal mi Elif’i oraya çekmişti? Bunu tam olarak bilemedi. Belki de her ikisiydi. Elifin ardından gençler de içeri girdiler. İçlerinden biri Elif’i aynaların önündeki boş bir koltuğa buyur ederken diğeri de ona “ne yapılacak efendim” diyerek saçlarına ne yapılmasını istediğini sordu. Elif saçlarını kestirmek istediğini söylerken, kendinden önce gelen birkaç erkenci hanımla ilgilenen patronla yani kuaförle de selamlaştı. Kuaför, Elif’in saçlarının temiz olup olmadığını sordu. Saçlarının temiz olmasına rağmen Elif başı yıkanınca rahatlayacağını bildiğinden; yıkanırsa iyi olur dedi. Saçları yıkandıktan sonra başına sarılan havluyla sırasını beklemek üzere bahçeyi ve yolu gören bir koltuğa oturmayı tercih etti.  Sehpanın üzerinden aldığı dergilere göz gezdirirken, kuaförün işini bitirmesini beklemeye başladı. Genç çıraklar yerlere dökülen saçları süpürüyor, temiz havluları raflara yerleştiriyor,  çeşit çeşit makasları, bigudileri çekmecelere yerleştiriyor, müşterilere çay, kahve servisi yapıyorlardı. Bazen, bazı müşteriler onları markete sigara ve kurabiye almaya gönderiyorlardı. Gençler, gençlerdi ama yüz ifadelerinden bütün gün ayakta durmaktan, oradan oraya koşuşturmaktan çok yoruldukları belli oluyordu.  


Elif, dergilerde  tanımadığı kadınların yırtık pırtık pantolonlarla, kollarına, boyunlarına  taktıkları kocaman renkli incik boncuktan yapılmış takılarla verdikleri pozlara ve muhabirlere yaptıkları açıklamalara daha fazla katlanamadı, dergileri yine aldığı sehpanın üzerine bıraktı ve dışarıyı seyretmeye başladı.   O sırada dükkanın önünde iki delikanlı karşılaşıp selamlaştılar. Gençler uzun boylu, sağlıklı ve neşeli görünüyorlardı. Ellerinde spor çantaları ile ya spor yapmaya gidiyorlar, ya da spor yapmış evlerine dönüyorlardı. Her ikisinin de üzerlerinde marka olduğu anlaşılan şık eşofmanlar, ayaklarında yine şık, marka spor ayakkabılar vardı. Gençlerden biri elindeki basket topunu parmağının ucunda döndürürken arkadaşına bir şeyler anlatıyor, arkadaşı da onun anlattıklarına gülüyordu. Epeyce bir zaman iki genç dükkanın önünde sohbet edip, şakalaşmaya devam ettiler.   Elif, dükkandaki iki çırağın dışarıdaki gençleri kaçamak bakışlarla seyrettiklerini farketti. Çıraklardan biri ustasına pens, toka, makas gibi şeyleri veriyor, diğeri yerleri süpürüyordu. Dükkanın arka tarafından, elinde çay tepsisiyle gelen üçüncü çırağın da gözleri, arkadaşları gibi dışarıdakilere takıldı.       


Elif üç genç kuaför çırağının, dışarıdaki iki genç delikanlıya ısrarlı bakışlarında bir tuhaflık sezdi. Çünkü gizliden gizliye de olsa dikkat ve ilgiyle gençlere bakıyorlardı. Onları tanıyorlar mıydı, aralarında önceden bir problem mi vardı, neden onlara böyle ısrarla bakıyorlardı, üstelik fark edilirlerse patronlarından fırça yiyeceklerinin kaçınılmaz olduğunu bile bile.   Elif kendisine ikram edilen çayı yudumlarken, çayları getiren çırak, Elif’in duyamayacağını sanarak paspas yapan arkadaşına usulca “baksana şu çocuğun üzerindeki, tam da benim hayal ettiğim eşofman” dedi. Arkadaşı da “valla ben de aynı şeyi ayakkabıları için söyleyecektim” dedi. Elif bunu duyunca kendini kötü hissetti, hızla yudumladığı çay boğazını yaktı içi burkuldu.  
     

***  


Bu arada kuaför de paspas yapan çırağın gözünün dışarıda olduğunu fark etti ve sinirlendi. Sert bir şekilde “Ali bey sallanma işini bitir,” dedi.  Elif kuaförün sesinde aynı zamanda alaycı bir hava sezdi. Oysa, dükkan kalabalık olmadığı için çok iş yoktu ve çocuklar bir taraftan zaten işlerini yapıyorlardı. Ali’nin yüzü kızardı, gözlerini yerden kaldırmadan hızlı hızlı yerleri paspaslamaya devam etti.   Biraz sonra dükkana yirmi yaşlarında belki de daha yirmisine bile basmamış, güzel bir kız girdi. Kuaföre, lafı ağzında yayarak “ayyy çok beklermiyiiiim ?”  diye sordu. Elif elinde olmadan kızın konuşma şekline güldü. Ama belli ki kuaför ve çıraklar genç müşterilerinin bu tarz konuşmalarına alışkındı. Gayet kibar bir şekilde, patron ve çırakları hep bir ağızdan “hayır beklemezsiniz” cevabını verdiler.  Aslında son zamanlarda özellikle gençler arasında sözcükleri uzatarak konuşmalara ve hatta küfürlü konuşmalara hemen hemen her yerde çokça rastlanıyordu.       Bu arada sıra Elif’e gelmişti. Aynanın önündeki koltuğa oturdu, boynuna sımsıkı taktıkları kocaman örtünün altından ellerini çıkardı,  beklemeye koyuldu. Nasıl bir kesim istediğini en ince ayrıntısına kadar tarif etti. Saçından kesilen ilk tutamdan sonra, saçın boyuna bakarak kuaföre güvendi, işini iyi bildiği kanısına vardı. En azından onu kuşa çevirmeyeceğinden emin oldu.       

 

Biraz önce çay servisi yapan,  adının Berkay olduğu anlaşılan çırak, yeni gelen kızın saçlarını tutam tutam saç penseleriyle ayırıyor, saçları gölge veya boya yapılması için hazırlıyordu. Genç kız arada bir Berkay’a takılıyordu. Aynı yaşlarda oldukları için birbirlerini anlıyor ve aralarında şakalaşıp gülüşüyorlardı.  Berkay’ın saçları, tepesinde jölelenmiş dimdik, önleri yana yapıştırılarak taranmış bir modeldi.  Çocuklar sabah dükkana gelir gelmez önce kendi saçlarını bir hal yoluna sokuyorlardı.  Ali’nin saçları da Berkay’ınki gibi,  tepesi dimdik pırıl pırıl parlıyordu.  Bakımlı ve düzgün olmalarına karşın Elif gençlerin bu saç modeline “kirpi modeli” ama sevimli ve komik diyordu.        

 

***  


Ali sabah evden çıkarken annesine sarılmış yanaklarından öpmüş ve çok yakında zengin olacağını annesini bir daha lokantaya çalışmaya yollamayacağını söylemişti.  Bir gün başaracaktı ve ailesini rahata kavuşturacaktı. Babaları onları terk ettiğinde Ali oniki, kardeşi beş yaşındaydı. Şehir merkezine bir hayli uzakta kentin bir tepesinde olan iki gözlü küçük evleri, onlara annesinin babasından, yani dedesinden kalmıştı.  Evden işe gitmek için önce otobüse kadar yarım saat yokuş aşağı iniyorlar, sonra,   bir saate yakın otobüs bekliyorlar, sonra da bir saat otobüs yolculuğu yapıyorlardı. Ali’nin annesinin yüzü her zaman solgun, bakışları her zaman korkulu ve kederliydi. O da sabahları hemen Ali’nin arkasından neredeyse sabah karanlığında evden çıkıyor, Ali gibi patronundan laf işitmemek için canla başla çalışıyordu. Lokantada yerleri, tuvaletleri, lavaboları temizliyordu. Ne zaman  beş dakika dinleneyim dese, lokantanın arka kapısına kamyonetten indirilen, patates ve soğan çuvallarının içeriye taşınmasına yardım etmesi için çağrılıyordu. Kadıncağızın sırtı ve beli taşıdığı ağır çuvallar nedeniyle her zaman ağrıyordu.  


***  


Kuaför, Elif’in saçlarını keserken arada bir de, duvara monte edilmiş televizyonu izliyordu. Kuaförün saç keserken gözünü işinden ayırıp televizyonu seyretmesi Elif’i tedirgin ediyor, kuaförün  kulak memesini kesmesinden korkuyordu. Ama yine de sesini çıkarmadı.  Çünkü Kuaför  işini gözü kapalı  yapacak kadar usta görünüyordu.    Bu arada Berkay, aynaların önünde dağınık duran fırçaları,  tarakları, makasları yerlerine yerleştirirken ara sıra aynadan, koltukta oturan genç kıza gözleri parlayarak ve hayran hayran  bakıyordu.  Belli etmediğini zannetse de onu gören herkes genç delikanlının kızdan hoşlandığını anlayabilirdi. Ama gerçekte Berkay’ın neler düşündüğünü kim bilebilirdi ki? Belki de iş çıkışında kızın kendisini biraz ileride bekleyeceğini ve birlikte el ele sinemaya gideceklerini hayal ediyordu.  Kız şımarık birine benzese de güzel ve cana yakın biriydi. Uzun,  parlak, açık kumral saçlarını bir sürü uzun işlemden sonra, neden başka renkte, başka görünüme sokmak istediğini anlamak zordu. Berkay’a sorsalar, kıza saçlarına hiç dokunulmaması gerektiğini söylerdi kuşkusuz.  Ona göre o, güzelim saçları, pembe sağlıklı güzel yüzü, tatlı gülüşüyle, değişmesine hiç gerek olmayan biriydi kesinlikle.    

 

***  


Elif de liseyi bitirdiği yıl,  simsiyah saçlarının bir tutamına,  beyaza yakın açık sarı renkte meç yaptırdığını hatırladı. Üstelik onun gençlik yıllarında renk açmak için kullanılan açıcı kremler pek de kaliteli değildi. Bu nedenle,  bir zaman sonra bu bir tutam saç, pişmaniyeye benzemişti. Elif bunu hatırlayınca hafifçe gülümsedi. Elinden gelse, kendisiyle ilgili bu hikayeyi anlatarak kızın, güzelim saçlarına yapılacak zararlı işlemlere mani olmaya çalışırdı.  Ama çok iyi biliyordu ki,  birçok öğrenme yolu olmasına karşın, birçok genç tarafından en tercih edilen yol “deneme yanılma”  yoluydu. Bu nedenle, bir şey söylemedi.   


***  


Berkay bambaşka hayallere dalmıştı.   Aynanın önünden aldığı içi bigudi dolu sepeti ustasına uzattı. Ama nasıl olduysa sepet elinden düşüverdi. Sepetteki bigudilerin hepsi yerlere döküldü.  Berkay’ın yüzünün aldığı korkulu ifadeyi, ustasına bakışını, kıpkırmızı olan yanaklarını gören biri, onun büyük bir suç işlediğini sanırdı.  Oysa bu küçük sakarlık, Berkay’ın bigudilerin üzerine atlayarak,  onları canlı birer mahluklarmış gibi yakalamaya çalışması dükkandaki herkesi güldürmüştü.  Bigudilerden bazıları dolapların, bazıları koltukların altına yuvarlanırken herkes gülüyordu. Ne var ki kuaför Sedat, Berkay’a, hoşlandığı kızın ve müşterilerin önünde “beceriksiz, akıldan yoksun zavallı” diye hakaret edince,  o ana kadar gülüşen herkes donup kaldı.    


Elif, utancından kıpkırmızı olan çocuğun, yerin dibine geçmeyi  istercesine gözlerini herkesten nasıl  kaçırdığını gördü. Kuaföre bu davranışından ötürü  fena halde sinirlendi.  Saçlarının kesimi tam bitmemiş olmasına karşın, üzerideki örtüyü büyük bir öfkeyle birden  çekip çıkardı ve yere fırlattı. Kuaföre, “hem televizyon seyredip hem de saç kesecek kadar kabiliyetli görünmüyorsun, işini yapacaksan doğru dürüst yap” diyerek  haykırdı adeta.  


Biraz öncesine kadar neşesi yerinde olan genç kız,  saçları boyalı bekleyen kadın,  gençlere her zaman herkesin önünde bağırıp çağıran kuaför, kısacası dükkandaki herkes şaşırıp kaldı.  Hatta Elif bile.  Berkay’ın yüzünde ise sadece  Elif’in görebildiği ve görmekten memnun  olduğu, belli belirsiz tebessüm ve memnuniyet ifadesi vardı. Kuaför Sedat bu beklenmedik  öfke patlaması karşısında adeta donup kaldı. Ne oldu şimdi der gibi etrafına bakındı.  


***  


Sedat o sabah evden çıktığında, dükkanın kirasını bir hafta sonrasına, yani aybaşına kadar denkleştirip denkleştiremeyeceğini düşünmüştü.  Son zamanlarda maddi durumları pek iyi sayılmazdı. Bu nedenle, karısı,  üç çocuğunu alıp memleketine baba evine gideceğini söyleyip duruyordu.  Dükkan kirasını ödeseler, bu defa ellerinde avuçlarında pek bir şey kalmıyordu.  Karısı,  Sedat’a kızgın olduğu için dükkana uğramıyor, kocasına yardımcı olmuyordu.  Sedat’ın karısı da kuafördü.  Eskiden olduğu gibi dükkana gelse hem ortalık derli toplu görünür hem de  dükkanlarındaki iki üç müşteri saatlerce beklemezdi. Kuaför Sedat, karısının daha ucuz olduğu için ara sokaklarda dükkan kiralama fikrine katılmıyor,  cadde üstünde olmanın avantajlarını sayıp döküyordu. Ne yapıp edip elbirliğiyle başarmaları gerektiğini söylüyordu. Ama caddedeki iki binadan  birinin giriş katında kuaför dükkanının olması, Sedat’ın karamsarlığa kapılmasına neden olmuştu.  


Kuaför Sedat tam da içerisinde bulunduğu bu sıkıntılı durumu tekrar tekrar düşünüp dururken,  Elif’in kendisine bağırmasıyla irkildi. İlk anda ne olduğunu anlayamadı bile. Ama hemen sonra,  yüzü kızardı, mahcup oldu, utandı. O, aslında yufka yüreklinin biriydi. Çocuklara her çıkışmasından, onları her azarlayışından sonra pişmanlık duyuyor ve üzülüyordu.  Zaman zaman kırıcı olduğunu biliyor, bundan ötürü kendisine kızıyordu.  

 

***  

 

Ali akşam haftalığını alınca, koşa koşa köşedeki markete girdi. Kendisine fındıklı gofretlerden iki tane aldı.  Gofretini yerken hızlı hızlı, akşam arkadaşları ile buluşacağı internet kafeye doğru yola koyuldu.  Dükkanda o gün olup bitenleri düşünüyordu. Berkay gibi diğer çırak arkadaşı da hemen her zaman herkesin önünde sık olmasa da sudan bahanelerle azarlanıp duruyorlardı.  Kuaförün yani patronunun aslında iyi biri olduğunu biliyordu.  Ama Sedat herkesin önünde paylanmak nasıl oluyor kendisi de görmüştü işte.  Sedat, belki de artık onlara daha dikkatli davranırdı. Ah, Ali aslında annesini dinlese ve açık öğretime devam edebilseydi, şimdi belki de hep hayalini kurduğu turizm ve reklamcılık işinde çalışıyor olacaktı.  Okulunu dondurmuştu ama devam edebilmesi için henüz şansı vardı, ama nasıl?  Hem çalışıp hem okuluna devam edebilir miydi? Ne zaman ders çalışacaktı? Zaman zaman kafasından bu düşünceler gelip geçiyordu. Bugün yine o zamandı.    


*** 


Berkay ise, akşam dükkandan çıkınca evinin yolunu tuttu. Ali ile takılmak isterdi ama babası evde onu bekliyordu.  Evlerinin iki odasını boyamışlardı. Sıra mutfak ve banyoya gelmişti. Zaten küçük olan evleri badana yüzünden daha da tıkış tıkış hale geldiğinden babasına yardım edip işi bir an evvel bitirmeliydiler. Hem annesi de, akşama Berkay’ın sevdiği kıymalı böreği yapacağını söylemişti. Berkay hızlı hızlı yürümeye başladı. Yolunun üzerinde bulunan küçük bir bilgisayar yazılım şirketinin  önüne gelince durakladı. Bilgisayar öğrenmek Berkay’ın en büyük hayaliydi. Bir kursa gidip birçok şey öğrenmek arzusundaydı. Geçen yıl, bir binanın kapısında gördüğü iş ilanı üzerine binaya girip işe talip olduğunu söylediğinde; onu  işe alabilmeleri için hem bilgisayar işinden biraz anlaması hem de  İngilizce bilmesi gerektiğini söylemişlerdi.  Ona yararlı olabilecek bir dershanenin adını ve adresini de vermişlerdi.   Bu kurs bittiğinde alacağı sertifika, bu iş için yeterli olacaktı.  Ama Berkay haftada üç akşam olan bu kurs için patronundan izin almaya nasıl cesaret edebilirdi.   Annesi, onu kuaför Sedat’dan izin alması için her gün teşvik edip duruyordu. “Sen söylemezsen ben dükkana gelip söylerim” diyordu. Berkay da annesine, “yok sen sakın gelme ben söylerim” diyordu.

    
Berkay eve giderken o gün dükkanda olanlardan sonra, bu kurs işini ustasına söylemeye karar verdi. Ustası ona ne kadar daha kızabilir, onu ne kadar daha  azarlayabilirdi ki. İşten kovarsa da, hemen o gün akşama kadar başka bir kuaförde, başka bir çıraklık işi bulabilirdi. Nasıl olsa birçok kuaför dükkanının kapısında  “ çırak aranıyor” ilanı vardı. 


 ***  


Ali, ertesi sabah dükkanın önünü hortumla yıkarken bir taraftan da arkadaşlarıyla şakalaşıyordu. Yıkama işi bitip sıra çay içmeye gelmişti.  Berkay birden ciddi bir havayla Ali’ye  “belki de artık iyice düşünme zamanı gelmiştir” dedi. Henüz çok genç olduklarını ve önlerinde hala bir şans olduğunu düşündüğünü söyledi.  Ali güldü. “Nasıl?” dedi.  Berkay, bilgisayar işinden ve kursa gitme fikrinden Ali’ye bahsetti. “Zor, çok zor” dedi Ali.  Evet,  Ali doğru söylüyordu. Çok zordu aslında ama imkansız değildi.   


***  


Çocukların en büyük lüksleri, dükkanda müşteri yoksa ve patron da izin verirse, bahçede beş on dakika oturup,  yoldan gelen geçeni izlemekti.  Ekmek arası yemeklerini acıktıkları zaman değil, boş zamanları olduğunda yiyebiliyorlardı. Bazen öğle ve akşam yemeklerini aynı saatte yemek zorunda kalıyorlardı. Midelerinin açlıktan guruldaması sanki suçmuş gibi, müşterinin bunu duymaması için gayret sarf ediyorlar, gurultuyu hafif öksürüklerle duyurmamaya çalışıyorlardı. Akşam olunca hem bedenen hem de ruhen kendilerini iki kat daha yaşlı hissediyorlardı.  Oysa, evlerine gittiklerinde ev halkına moral vermek,  onları neşelendirmek, ümitlendirmek görevini de onlar üstlenmişlerdi. Yani onlar öyle olması gerektiğini düşünüyorlardı.  Gençlerdi ama olgun davranmak zorundaydılar. Çok gençtiler,  sırtlarındaki yük ise onlara göre çok ağırdı.   


***  


Bir sabah  Ali ve Berkay bahçede çaylarını içtikleri sırada korkunç bir fren sesiyle irkildiler. Dükkanın önünde bir kaza olmuştu.   Sabah işlerine gitmekte olan insanlar koşuşarak kaza yapan otomobilin etrafına doluştular. Arkadan gelen otomobillerin sürücüleri ve yolcuları kazanın olduğu yerde  bir kalabalık oluşturdu.  Sürücü olduğu anlaşılan bir adam başını ellerinin arasına almış, çarptığı ve yerde yatan gence şaşkınlıkla bakıp duruyordu.  Herkes yerde yatan kişiye nasıl yardım edebilecekleri konusunda konuşuyor, kimi “ambulans”, kimi “hareket ettirmeyin” diye telaşla bağırıyordu.  Ali koşarak kalabalığa doğru giderken Berkay’a 112'yi araması için seslendi.  Ali yaralıyı görebilmek için kalabalığın arasından zar zor geçmeye çalıştı. Yerde yüzü kanlar içinde yatan genci görünce şok oldu. Onu tanımıştı.  Çok geçmeden ambulans geldi ve sağlık görevlileri yaralı genci dikkatlice sedyeye yatırdılar. Biraz sonra ambulans hızla oradan uzaklaştı, kalabalık dağılmaya başladı. Sadece yaşlı iki adam orada bir müddet daha kalarak kazanın nasıl olduğuyla ilgili yorumlar yapmaya devam etti. Sonra yaşlı adamlardan biri yerde kanların içinde duran basket topunu gördü. Yavaşça eğilip onu aldı, etrafına şaşkın şaşkın bakındı.  Bunu gören Ali,  yaşlı adama yaklaşarak, yaralanan genci tanıdığını söyledi. Yaşlı adam topu Ali’ye uzattı.    

                                                  

 ***  

 

O sabah,  annesi Cem’e, antrenmandan önce iyi beslenmesi gerektiğini söylemiş, koca bir bardak taze sıkılmış meyve suyunu oğlunun eline tutuşturmuştu. Cem’de annesinin yanağına küçük bir öpücük kondurup teşekkür etmişti.  Babası ise ana oğlu gülümseyerek izlemişti.  Kahvaltıdan sonra genç delikanlı anne ve babasını yanaklarından öptü, topunu aldı ve basket antrenmanına gitmek üzere evden çıktı. Anne ve babası da, oğulları evden çıktıktan sonra, sabah kahvelerini içip,  gazetelerini okumak üzere pencerenin önündeki koltuklarına karşılıklı oturdular. Çok geçmeden, çalan telefonun sesiyle Cem’in annesi yerinden korkuyla kalktı.  Güzel, huzurlu, bir sabah vakti,  kötü bir haber alacağı içine doğmuştu sanki. 

 

***

 

Dükkanın önündeki kaza herkesi çok etkilemişti. Elinde filesiyle mahalle pazarına gitmekte olan kuaför Sedat’ın eşi, dükkanın önündeki kalabalığı görünce,  kalbinin sıkıştığını hissetti.  Kocasına bir şey olduğunu zannetti.    Her gün gazetelerde, radyolarda, televizyon kanallarında onlarca kaza haberi veriliyordu.  Ancak, kazayı bizzat gören bir insan,  çatırdayarak kırılan bir ağaç dalı iiçin duyduğu hüzne benzer bir acı duyuyordu sanki.  En azından Ali böyle hissetmişti. Ali, her şey bir anda nasıl böyle değişebiliyor diye düşündü. Kafasından onlarca farklı düşünce gelip geçti.   


***  


Daha sonraki günlerde, kuaför Sedat, Ali ve Berkay, birbirleriyle pek konuşmadan işlerini yapmaya devam ettiler. Dükkandaki sessizlik Ali’yi ve Berkay’ı tedirgin etmişti. Patronlarının sakin halinin sonrasında neler olabileceğini kestirmeye çalışıyorlardı.   İkisi de işten atılma korkusuna kapılmışlardı.  Akşam üstü son müşteri de gidince, Sedat oturup bir çay içmek istediğini söyledi. Berkay, koşup ustasına hemen bir bardak çay getirdi. Bardağı ustasına uzatırken onunla göz göze geldi. İşte ne olduysa tam o sırada oldu ve Berkay’ın elindeki çay Sedat’ın dizleri üzerine döküldü. Bir anda dizleri yanan Sedat’ın yüzünde acı bir ifade belirdi.  Berkay korkudan ölmek üzereydi.  Sedat ise eliyle, yok bir şey der gibi bir işaret yaptı.   Berkay ve Ali hiç beklemedikleri bu davranış karşısında şaşırdılar.

  
***  


Elif  Sabah uyandığında gökyüzünün masmavi değil de gri olduğunu görünce hiç kötü hissetmedi. Hatta içini tarif edemediği bir hafiflik duygusu sarmıştı yine. Sonbaharın iki ayı geçmişti bile.  Kış kapıdaydı, gri gökyüzü yağmurun işaretiydi.  Akşam radyodan,  havanın o gün yağmurlu olacağını duymuştu.  Sonbaharın başından beri yağmur iyi yağmıştı. Karşı evin çatısında birkaç güvercin ve karga büzüşmüş, ne tarafa gideceklerine karar veremiyor gibiydiler. Rüzgar tüylerini dalgalandırıyordu. Bazen sanki hiç uçmak istemiyor gibi başlarını gövdelerinin içine çekiyorlar öylece duruyorlar, bazen de rüzgara karşı koyamadıklarından sığınacak bir ağaç dalı aramak üzere uçup gitmek zorunda kalıyorlardı.  Elif’in akşam üstü iş toplantısı vardı. Toplantı sonrasında da yurt dışından gelen misafirlerle yemeğe çıkacaklardı.  Aceleyle  bir bardak çay içti ve çabucak giyinerek evden çıktı.  Arabasına binmeden önce saatine baktı,  mesaisine bir saatten fazla zamanı olduğunu gördü.  Hemen kuaföre gidip saçlarına fön çektirebilirdi.  Neredeyse yaz başından beri kuaföre gitmemişti. Kuaför Sedat’ın onu görünce hiç hoşlanmayacağını düşünse de, yine oraya gitmeye karar verdi.  

 
***  


Kuaför Sedat kapıda sardunyalarını suluyordu. Elif’i görünce elindeki hortumu dikkatlice yere, çiçeklerin arasına bıraktı ve ona güler yüzle günaydın dedi. İçerisi mis gibi temiz ve derli topluydu. Radyodan ya da CD çalardan yayılan hafif güzel bir müzik dükkanı dolduruyordu.  Sedat,  Elif’in saçlarını hemen elindeki spreyle ıslattı kuruladı ve sonra fön çekmeye başladı. Hiç konuşmuyorlardı. O sırada dükkanın arka tarafından elinde çay tepsisiyle Kuaför Sedat’ın eşi göründü.  O da güler yüzle Elif’e günaydın dedi ve çay ikram etti.  Elif Sedat’a baktı, yüzünde huzurlu bir ifade olduğunu gördü.

 
Biraz sonra boşalan çay bardaklarını almak için bir çırak geldi. Bu Elif’in daha önce gördüğü çıraklardan biri değildi.  Ama daha sonra elinde temiz havlularla içeriye giren Berkay’dı. Berkay, Elif’i hemen tanımıştı.  O’na gülümsedi. Kuaför Sedat, Berkay’a, “dükkan tenhayken git arka tarafta çalış biraz,” dedi. Sonra Elif’e dönüp “bizim delikanlıyı İngilizce bilgisayar kursuna yazdırdık, akşamları kursa gidiyor da”  dedi.  Bunu söylerken,  çocuğu için güzel ve yararlı bir girişimde bulunan baba edasındaydı.  Berkay demek ki sonunda cesaretini toplayıp dileğini patronuna iletmişti.   Elif,  Berkay için  mutlu oldu.  

 
Az sonra da elinde kitaplarla Ali dükkana girdi. Herkese yüzünde kocaman bir gülümsemeyle “günaydın” dedi.   Sedat ve karısı da Ali’ye aynı şekilde karşılık verdiler.   Ali dükkanın arka tarafına gitti ve biraz sonra elinde bir basket topu ile geri geldi. Dükkana gelirken yolda  birkaç ay önce kaza geçiren genci gördüğünü söyledi. Genç basketçi iyileşmişti. Ali sakladığı topu götürüp dışarıda bekleyen gence verdi. O da topu sakladığı için Ali’ye teşekkür etti.  Ali de ona “iyileşeceğini biliyordum” dedi. İki eski dost gibi kucaklaştılar.  


Elif, Ali’nin artık akşamları dükkandan erken çıkarak,  kuaför Sedat’ın müşterilerinden birisinin emekli öğretmen olan eşinden ücretsiz ders aldığını ve okuluna bıraktığı yerden devam ettiğini öğrendi.  Bazen her şey ne güzel, bazen de değildi. Tatlı acı hep yan yanaydı bu hayatta.  Elif dükkandan çıkarken saçlarını arkaya doğru mutlulukla savurdu.     Biraz sonra arabasına bindi. Apartmanın park yerinden yola çıkmadan önce durdu, sağına soluna baktı, yayaların geçmesini bekledi. Yol müsait olunca hareket etti. Biraz sonra radyosunu açtı ve  önceden ayarladığı bir müzik kanalını dinlemeye koyuldu. Yağmur yağmaya başlamıştı. Elif bu nefis sonbahar sabahına  umutla gülümsedi ve yoluna devam etti.    

 


 S O N 

Copyright © 2016 Emine Akyüz. All rights reserved.

Comments

Please enter the code
* Required fields
Please be aware that the contents of this form are not encrypted
There are no entries yet.
Print | Sitemap
© Art Gallery - IONOS MyWebsite